Her toplumun sahip çıkması gereken öz değerleri vardır, olmalıdır da. Merhamet, nezaket, cömertlik, vefakârlık, fedakârlık, başkasının derdiyle dertlenme, şimdilerde buna yanılmıyorsam empati yapmak diyorlar. Güzel ahlâk, iyi komşuluk, yelpazenin diğer tamamlayıcı tarafları olarak karşımıza çıkıyor. Elbette güzel hasletleri çoğaltmak mümkün. İyi olan kimin üzerinde olursa olsun onu ödünç almak gerekir.

    Biz, Osmanlı derken aslında zaten mevcut olan değerlerimizi dillendiriyoruz. Bunlar İslamiyet’in muhtevasında olan şeylerdir. Bunlar olmadan Osmanlı’nın ayakta durması düşünülemez. Osmanlı bir cemiyetti ve cemiyet, birliktelik ifade eden yaşamların toplamıdır. Zengini, fakiri, okumuşu, cahili, yöneticisi, yönetileni, muallimi, talebesi… Bunları bütün halinde düşünmek gerek. Yani bir yerde olumlu ve güzel bir şey varsa doğal olarak aynı yerde olumsuz ve çirkinin de bulunması lazım. Olsun ki zıtların arasından, insanlar değerli olanı takdir edebilsinler. İşte Osmanlı’yı böyle düşünmek ve kabul etmek elimizi rahatlatacaktır. Çünkü birilerinin gözünde Osmanlı, hiç hata yapmaz her şeyi güzeldir şeklinde algılanırken, diğer taraftan ise tam anlamıyla Osmanlı düşmanlığı ortaya konulabiliyor.

    İslama çok büyük hizmetler yapmış olan Osmanlı, haklı olarak bugünkü torunlarından özellikle muhabbet bekliyor. Onlardan kalan değerleri yaşatmak, örfleri ve âdetleri korumak esaslı bir fazilet olsa gerek bizler için. Sözü buraya getirmişken siz sevgili okurlara şunu sormak istiyorum: Osmanlı senin neyin olur?

 

    Peygamber efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem’in bizim için müthiş bir ölçüsü var. Buyuruyor ki “Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” Modern zamanların en büyük tehlikelerinden biri, insanların birbirlerinden çok çabuk etkilenmeleridir. Bunun neresi tehlike olabilir ki? Olumsuz şeyler, maalesef hızlı etkileşime sebep oluyor. Bu yüzden iyi şeylerin sayısının kötü şeylerden her zaman fazla olması gerekiyor. Bizim de örnek alabileceğimiz, hem kendimize hem de çocuklarımıza model gösterebileceğimiz bir “Osmanlı” var. Eğer onlara benzemeye çalışırsak bizim için sıkıntı yok. Canım bu modern zamanlarda Osmanlı’nın lafı mı olurmuş diyorsak mutlaka benzemeye çalıştığımız başka toplumlar olacaktır.

 

En çok aradığımız, bazı durumlarda her türlü kanun maddesinin zorlayıcılığından daha ziyade ihtiyaç duyduğumuz yegâne şey, edeptir. Kendisi çok ufak tefek bir kelime. Fakat öyle güzelliklere gebe ki maşallah doğurdukça gençleşiyor bu kelime.

Ehl-i irfan arasında aradım kıldım talep

Her hüner makbul imiş illa edep illa edep

    Osmanlı’nın bir edep toplumu olduğunu sanırım bu beyit çok güzel ifade ediyor. Her türlü kabiliyet, hüner insanımız tarafından mutlaka takdir ediliyor. Hatta sadece insanları değil artık hayvanları bile takdir ediyoruz. Baksanıza televizyonlarda ne kadar da çok alkış alıyorlar. Tabii bu işin latife kısmı. Asıl hüner, kişinin edepli olmasıdır.

 

    Asırlar, zamanlar geçtikçe ve hatta değiştikçe edep anlayışı, ölçüsü de değişime uğruyor. Her zamanın geçer akçesi takdir edersiniz ki “itibar” sahibi olmaktır. Eskiden bu itibar meselesi muhakkak “ilim” ile sağlanıyordu. Âlimler her yerde, ortamda kabul görüyordu. Şimdiki zamanlarda bu da sallantıya maruz kaldı. Malumunuz insanlar artık çocuklarının topçu, popçu gibi kısa yoldan zengin olmasını istiyor. Uzun yıllar emek harcayıp, dirsek çürütüp âlim olmak pek revaçta değil maalesef. Yine ne olursa olsun Yunus Emre bakın nasıl bir vurgu yapıyor:

 

Gezdim Halep ile Şam’ı

Eyledim ilmi talep

Meğer ilim bir hiç imiş

İlla edep illa edep

 

Evet, yine “illa edep” çıktı karşımıza. Osmanlı’nın şiire düşen cemresi Yunus Emre, ne harika söylüyor ama.

 

    Osmanlı’da her şeyin bir edebi vardır. O sebeple “Âdâb-ı Muaşeret” kitapları toplumun en çok rağbet ettiği başucu eserler idi. Yani bu edep kurallarını bilmek bir tür “toplumsal ilmihal”e sahip olmakla denkti. Nerede duracağını, nerede ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini edep kisvesiyle örtüştüren insanımız, edepsizlere pek hoş gözle bakmazdı. Tabii zamanla bu özelliğimiz de bozuldu. Şimdi sokak ortasında edepsizlik yapana “Sen edepsizlik ediyorsun.” demeye dilimiz varmıyor. Bu durumda edepsiz, bir edepsizlik örneği daha gösterip yavuz hırsız misali baskın çıkıyor. Osmanlı nezaketi Allah rızasını önceler, sonra kulları razı ederdi. Gönül kazanmak asıl idi. Kalp kırmaktan korkan Osmanlı insanı, tür olarak inşallah tarihe karışmamıştır. İmam-ı Rabbanî “Kalp, Allah komşusudur. Mü’min olsun, asi olsun, hiçbir insanın kalbi incitilmemelidir.” diyerek bir edep haritası çiziyor bizlere.

Peki, İbrahim Hakkı Erzurumî ne diyordu:

Cihan bağında ey âkil, budur makbul-ü ins ü cin

Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin

 

    Yavuz Sultan Selim gibi bir cihan padişahı Doğu seferinden müthiş bir zaferle dönerken İstanbul’a gündüz vakti girmekten hicap ediyor. Utancından geceyi bekliyor. Her zaman yanında bulundurduğu sohbet arkadaşı Hasan Can’a “Hava kararsın, millet evine dönsün, ortalık hele bir sakinleşip boşalsın. İstanbul’a öyle girelim.” diyor. Peki, niçin böyle bir şeye teveccüh gösteriyor? Yavuz Sultan Selim, utangaç mıdır? Elbette hayır. Alkışlardan, iltifatlardan gurura kapılmamak için şehre gece girmek isteyen bir padişahın kültürel ve ahlâkî mirasçısı olmak bize itibar olarak yeter. Yetmez mi? O zaman okuru bundan sonrası için düşündürmek adına bir kitap hacmindeki sorumuzu soralım:

“Osmanlı Senin Neyin Olur?”

 

İletişim adresi: yazarakbulutmehmet@gmail.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.